| NİHAT ZİYALAN - PAMUK VE EMEK |
|
|
|
Yirmi dokuz yıl önce göçtüğüm kanguru ülkesi Avustralya’dn 3. Çukuroava Sanat Günleri’ne çağrılmam benim için onurdur. Etkinliği düzenleyenlere, emeği geçenlere, katkıda bulunanlara huzurunuzda teşekkür ederim. Doğduğum kent Adana’nın Karasoku Semti'nde, hayatıboyunca şalgamcılık yapan rahmetli babamın bu günleri görmesini isterdim. Çünkü bu etkinlikte şiirler okuyacağım Tomurcuk Sevda adlı kitabımın girişinde dostum Memet Arif Bacaksızlar'ın onu anlatan bir parçası var. Üstelik kitaptaki çoğu şiirimde okuma yazma bilmeyen anamın-babamın üstümdeki emeğine, beni, kardeşlerimi yetiştirmek için yaşama namuslu direnmelerine saygı
duruşum da var. Çukurova deyince sıcakla birlikte akla ilk ter gelir; o ter ki, Seyhan ve Ceyhan ırmakları yetmiyormuş gibi pamuğa ve diğer ürünlere ilk can suyu yerine alından dökülür sanki... Söz konusu ter sanata dökülünce bu konuşma da yatağını "tarla" olarak seçiyor, ister istemez.Sanat, yetenekli insanların, güzellikler yaratması mıdır? Olabilir. Böyle de denebilir en kaba anlatımla. Ama şöyle de denebilir: Sanatın, tohumlarının atılıp ürünlerinin derlendiği tarla, insanın duygu-düşünce tarlasıdır. Doğada güneş, rüzgar, yağmur belirler ürünü. Tarlada, tarlanın sahibi pek karışamaz yağmura, rüzgara, güneşi kesen bulutlara… Ama sanatçı hem tohumu atan, hem tohumu olan ve hem de onu üretendir. Onun için, hepimizin duygu düşünce dünyasında bir veya birçok ürün verecek tarla bulunur. Çiftçi gibi eker, biçer ya da bırakır gideriz, ne hali varsa görsün diye nadasa. Gerçekte sanatçılar da bunu yapar, ama onlar ne yaparsa sanat olur. Sanatçı tohumu arayan seçen, seven, onu önemseyendir tabiki. Tohumu toprağa verince, orada tek başına yeşeren şey sanat ürünü olarak ortaya çıkmaz. Sanatçı tohumunu bekleyen, ona bakan, ona emek verendir. Sanatçı, hem tohumunu, hem çiçeğini inatla, ısrarla, tutkuyla arayandır. Üstelik yetinmeyen… Yetinemeyen… Yeni ürünler için daima doğa gibi devinen, onu toplumla paylaşandır. Ama neden? Burada neden sorusu başka bir soruya karışır. Bilindiği gibi pek çok yetenekli, zeki, sorgulamacı kişi malzemesi (kağıt, kalem, boya, deneyim, fikir, arzu) ile oturup emek vererek ortaya bir şey çıkarmaya çalışır. Ancak, her zaman ortaya çıkan sanat ürünü olmaz kuşkusuz. Her yetenek, ilham ve güç sahibi de sanatçı olamaz ne yazık ki... Bir sanatçının farklı yaptığı ne acaba? Sanatçı, yaratma sürecinde, kendisini biçimlendiren değerlerin, yargıların, kuralların, inançların, arzuların hepsinin dışına çıkıp orada saf kendi olduğunda yaşamın sunduklarına baktığında o bakışla üretendir. Sanatçı, kalıpların hepsinin dışına ,çıkarak orada başkalarıyla paylaşabileceği yaratımların yaratıcısı, aslında özgür olabilen kişidir. İçinde yetiştiği toplumun değerlerine, -bunlar onu o yapan, kişiliğini biçimlendiren değerler bile olsa- dışarıdan, uzaktan bakabilendir. Yargılamayandır. Bu yüzden de FARKINDALIKLI ve farklı olabilen kişidir. FARKINDALIK anlarının kapısını aralamak, onları yaratabilmek, onlara ulaşabilmek aydınlanma ile olasıdır. Aklın-yüreğin aydınlanması, aydınlanma yoluna düşmesi ile... FARKINDALIK anlarını, başka insanlarla paylaşabilmek için dönüştürmekse bireyin yeteneklerini geliştirmek için kendine, yarattığı yapıta verdiği emekle olasıdır. Yaşamın sanatçıya sunduğu deneyimler, olanaklar, yaşadığı yere, içinden çıktığı kültüre özgü olacaktır. Ama onu biçimleyen tüm kalıplardan sıyrılıp, saf bir insan haline dönüşüp ürettiği tüm insanlığa aittir demek kanımca doğru olandır. Sanatçının, anlamak anlamlandırmak yaratmak istediği yaşam, o yaşama katmak istediği güzellikler, tüm varoluşa aittir. Bu yüzden, bir sanatçı, yaşamın içinde olduğu her yerde her anda yaratabilir. Bu yüzden, sanat herkesin malıdır ve herkes sanatçı olabilir. Zengin, şanslı ve çok yetenekli doğmak da gerekmez. Ama topluma ait kalıp ve kuralların dışına düşmeyen, kendini yaratma sürecinde olsun egosundan koparamayan, kendi kimliklerinin dışına çıkamayan kişi sanatçı olamaz. Sanatçı, bence inançla tutkulu bir insandır. Ama tutucu ve ahlakçı olamaz. Çünkü FARKINDALIK anını yaşayan kişi, yani yaşama, insana, ilişkilere, kurallara bakıp da, bunların ne olduğunu görebilen, sezebilen kişi boynuna ne bir boyunduruk, ne de yakasına bir etiket takar. O yatağına sığmayan tükenmeyen ulu bir ırmaktır. FARKINDALIK anında sanatçının ürettiği herhangi bir şeyin FARKINDALIĞI olabilir. Bir gülün, karı koca kavgasının, cephedeki bir askerin, ölmeden önceki an’ının, işgal donanmalarının bir limandan çekilişinin, küçük bir çocuğun okuma öğrenme çabasının, yaşlı bir insanın eski fotoğraflarına bakışının, bir tosbağanın salınışının... Alevlerin bir kasabayı yutuşunun... Yaşam insana sunar. Duygular, düşünceler, olaylar, ilişkiler, alışılmış ya da beklenmedik, acı, tatlı, hüzünlü, kederli, korkunç ya da gülünç deneyimler.. . Her bireye her olaya her ilişkiye bakılabilecek binlerce farklılık ve FARKINDALIK an'ı vardır. Bir sanatçı bu an'ı yakalayabilen onu işletip sanat ürününe dönüştürendir. Sanat, koştura koştura yaşayan biz insanlara hayata içinden ve derinlemesine ya da tamamen dışından ve özgürce bakabileceğimiz, ama bunu tek başına yapamadığımız için sanatçıların yapıtlarına başvurduğumuz FARKINDALIK anlarını deneyimlerini de sunar. Bu inançla ben Nihat Ziyalan’da çimlediğim bu topraklara sanatımdan bir tohum, evet evet sadece bir tohum bırakabildimse, onu yeşertebilip meyveye dönüştürebildimse gam yemem... Mutlu olurum bir tohumun tekrar tekrar düşüşünde toprağın yaptığı gibi, toprak sarması bir kucaklamayla sarın beni, alın, pamuk pamuk salın beni, bu bir batında kırk çocuk doğuran Bereket Tanrıçası Çukurova toprağına! |