İKİ ÖDÜL, İKİ ÖYKÜ Yazdır
İlk bakışta, iki ödülümüzün plaketleri de Batı kültlerinden, mitolojilerinden esinlenilmiş, üç boyutlu imgelemsel bir ürün izlenimi verebilir… Kuşkusuz, Adonis Çiçekleri ismini verdiğimiz geleneksel plaket Grek/Yunan kökenli olduğu öne sürülen Adonis mitinden, Çukurova Ödülü’nün plaketi ise Roma kültü diye tanıtılan Mitras’tan/Mitraizm’den esinlenmedir...
Ancak, hemen belirtelim ki bu durum, gerek Mitraizm kültünün, gerekse Adonis söylencesinin bu toprakların öz kültür varlığı olduğu gerçeğini değiştirmez… Küçücük bir incelemeyle bile Mitraizm’in Çukurova’da nasıl biçimlendiği anlaşılır…
Adonis söylencesine gelince…
Gerek eski çağlarda, gerekse antikçağ Çukurova’sında Grek egemenliğinin tartışmalı olduğunu öncelikle belirtmekte yarar var… Çünkü, Çukurova'da Grek egemenliğini tartışmayı bir yana bırakınız, böyle bir savı öne sürmek bile çok çaba gerektirir…
Peki, nedir bu işin aslı diye sorulursa biraz politik, biraz diplomatik çıkar çabası/savaşımı diye bir yanıt verilebilir…
Bunda, eski çağlarda da emperyalizmin baskısı altında inleyen Anadolu'nun, bu toprakların, bu ülkenin öz çocuklarına günümüzdeki gibi çok görülmesi yatmaktaydı… Emperyalist Batı,  ta o zamanda bile kültürel kökenini Anadolu'ya dayandırmaya çalışıyordu... Bu geleneksel yaklaşım/politika günümüzde de sürdürülüyor... Gerekçelerini eski çağların tarihsel fantazilerine dayandıran Almanlar kökenlerini Hitit’e, İtalyan’larla İngilizler Truva’ya, Yunanlılar ise bütünüyle Anadolu’ya dayamaya/sahip çıkmaya çalışıyorlar… Bu arayışlar, masum bir aidiyet çizgisinde kalsa iyi, ama niyet başka olduğu için konu gerektiği her an saptırılmakta, siyasal savaşımın yöntemi yapılmakta, buna bağlı olarak da dozu gitgide artırılarak söz “Türkler,  Anadolu’ya madem 1071’de geldiler, o zaman geldikleri gibi gitsinler”e getirmek istiyorlar…
Kuşkusuz, bunun olanaksız olduğunun farkındalar... Ne var ki, Anadolu insanının enerjisini boşa harcatmanın hiç azımsanmayacak bir kazanım olduğunu ıskalamayacak denli cinfikirliler...
Uygulamaktan büyük haz duydukları bu soğuk savaş, kültür emperyalizmi politikasının etkisini iyi bildikleri için şimdilerde Truva’nın, -gerçek Truva’nın- Karatepe’de olduğunu savlamaya başladılar…
İlk anda, hadi canım sen de diyenler olabilir, benim gibi... Ama ne yazık ki gerçek bu; basit bir gerçek...
Bu gerçek, Almanlar'ın Yumurtalık kıyılarına termik santral (İSKEN) kurması, çoğunluk hisseleri İtalyanlara (Berlusconi'nin başını çektiği) ait, çok ortaklı bir konsersiyumun tersane, petrol, petrokimya, otomotiv tesisleri kurmaya hazırlanmasıyla yakından ilgili...
Bölgenin kısa sürede tam anlamıyla bir enerji merkezi konumuna gelecek olması, sadece Doğu Akdeniz'in değil, bütünüyle Akdeniz'in, Ortadoğu ve Kafkaslar'ın en önemli çekim merkezlerinden biri olacağına kesin gözüyle bakılması iştahları kabartıyor…
Bölgeye yaklaşık 100 milyar Dolarlık bir yatırımın sinyalleri gelince durumdan kendilerine görev çıkartan Avrupalı arkeologlar, bilim adamları 4 bin yıllık Truva’nın adresini değiştirmekte bile sakınca görmedi…
Geç antikçağda da benzer şeylerin yaşandığını yazıyor tarih…
Grekler'in antikçağda siyasal açıdan egemen olamadıkları bölgeye kültürel açıdan damga vurmaya çalışmalarının nedenleri anlatılıyor çeşitli kaynaklarda; sınaya- yanıla öğrendikleri yöntemlerle bir ülkenin kültürel varisi olundu mu, siyasal egemenlik kapısının kolaylıkla nasıl açıldığı gösteriliyor, tek tek…
Bir başka açıdan yaklaşıldığında Greklerin bu konuda hiç de başarılı olamadıkları anlaşılıyor; uydurma öykülerle gerçeklerin üzerinin hiçbir zaman örtülemeyeceği çıkıyor ortaya...
Örneğin bu çabalar, bir Luvi izini bile yok etmeye yetmedi... Bu ülkenin, Anadolu’nun bu parçasının en eski kavmi Luviler'in izi bile silinemedi…Silinemeyecek de... Çünkü, Luvi kültürü biz Anadolu insanının dünyasında yaşamını sürdürmeye başladı... Kuşkusuz, biz, biz  Çukurovalılar Luvi değiliz...  Luvi kökünden gelmediğimiz gibi onlarla bir kan bağımız da  yok… Bu durumda Anadolu’nun bu yerli halkı nereye gitti acaba diye soracak olanlara tek yanıtımız, “Onlar hiçbir yere gitmedi, bizimle yaşamaya devam ediyorlar” olur… Evet, biz Luvi değiliz, ama Luvi’ler bizde… Biz biraz da Luviyiz… Onun için Luvilerle Hititlerin -kültürel- mirası da Yunanlılarla Almanlardan, İtalyanlarla İngilizlerden önce bize düşer, yani varis biziz, biz Anadolu insanları…
Zaten Greklerin antikçağda yaptığı tek işin dağa, taşa, nehre, her şeye verilen Luvice isimleri Grekleştirmeye çalışmak olduğu çoktan gün ışığına çıkartıldı...
Antikçağ tarih yazarlarına göre, -bugünün tanımıyla söylersek- o çağda bile etkin olabilen güçlü işbirlikçilerle uşaklar, ekonomik özerklik ya da ticari ayrıcalık gibi üç kuruşluk çıkar uğruna olmadık dalkavukluklar yapıyorlardı... Uyguladıkları yöntemlerin başında ise  en güzel mitolojik öyküler yazmak geliyordu … Yazılan bu öykülerin izleği doğal olarak Grek olması gerektiği gibi, öznesi de, nesneleri ve bütün göstergeleri de Grek olacaktı…
Kimi insanların en güzel Grek öyküsü yazmak için birbiriyle yarıştığı bir Çukurova’da (Kilikya), bugün Greklere/Yunanlılara/Batılılara “siz yazıyı bile Çukurova/Kilikya üzerinden aldınız” demek, günümüzde birçok  kimseye anlamlı gelmeyebilir... “Adonis”in etimolojik kökeninin eski çağlarda bölgemizde konuşulan Sami dillerinde “bey, efendi, sahip” anlamlarına gelen “Adon”a dayanması da birçok insanı ilgilendirmeyebilir...
Ancak, bu gerçeklikleri bilirseniz Adonis’le Mitras’a bilinçle yaklaşır, bu söylenceyle bu kültün öz varisi olduğunuzu kavrarsınız… Böylece  yurtseverliğin taşınır taşınmaz her türlü kültür varlığınıza sahip çıkmakla başlayacağı bilincincini edinebilirsiniz... Bu da az şey olmadığı gibi, iyi bir başlangıç gibi görünür bize...
Bu gerçeklikleri gözönünde tutarak iki ödülümüzün aşağıdaki öykülerini okumanızı dileriz...
 
Torosların Boğası

Çook çok eskilerde, henüz takvimin bilinmediği devirlerde Homo Tauricus(Toros) insanları, “zaman” kavramını kendilerince anlamlandırıyorlardı...  Bazı kabileler, aylara “yılın adımları” yıla ise “zamanın geçişi” diyor, zamanı da her yıl yeniden başlatarak kozmogoniyi, -zamanın yeniden doğuşunu- yenileyip yineliyorlardı...
Zaman üzerine kurguladıkları ritüellerde geçmişi yok ederken insanın, toplumun günah ve hatalarını siliyor, dünya ve evreni kirinden arındırıyor, bir “yeniden doğuş”u gerçekleştirmiş oluyorlardı. Kozmogonik eylemin bu biçimde sonsuza dek yinelenişi, her yeni yılı yeni bir çağın başlangıcına dönüştürürken ölüler diriltilmiş oluyor, insanların yeniden doğuşa inancının sürekliliği sağlanıyordu.
Eski inançların etkisinde yaşayan bu insanlar, göksel arketip arayışlarında yüksek dağlara kutsal kimlik kazandırıyorlardı... Bu yönelim sonucu “dünyayla evrenin merkezi” ve “göğün kapısı”nın kutsal kabul ettikleri dağın doruklarındaki kozmik bölgede bulunduğunu düşünüyorlardı...
Filistin’de Tabor ve Gerizm dağları, Hindistan'da Meru dağı, Mezopotamya’da Ülkeler dağı, (Ziggurat da bir kozmik dağdır), Ural-Altay bölgesindeki Sumeru dağı, İran’da El Bura dağı ile Laos’taki Zinnalo dağı gibi Toroslar da kozmik bir dağ olarak dünyanın ve evrenin merkezi konumunda görülüyordu... Yılan balıklarını yumurtlamak için gittikleri Meksika kıyılarından, Caretta Caretta kaplumbağalarını da Avusturalya'dan  Çukurova kıyılarına çeken ilgide, günümüzde bile kozmik bir iz, kozmik bir im arayan insanların ataları o dönemlerde yarattıkları her mite kozmik anlamlar yüklüyorlardı...  
İnsanoğlunun eski devirlerdeki bu “zaman” ve “kozmik merkez” arayışlarına bakarak “Boğa” anlamına gelen “Toros” ismine bir anlam yüklemek ilk anda anlamsız gelebilir... Ancak,  “Toros” isminin etimolojik geçmişiyle sunduğu, merkez simgeciliği ve yeni yıl senaryolarının ilk örneklerine ilişkin anekdotlar dikkate alındığında ilginç gerçeklikler çıkar ortaya...
Çukurova'yı ve Doğu Akdeniz'i kucaklayan bu görkemli dağın, bu Toroslar'ın, geç antik çağda biçimlenen bir dinin felsefesi ve sembolizmasının oluşumunda nasıl önemli bir işlev üstlendiği açık seçik görülür.
Ekinoksların (ekvatorun zodyakla kesiştiği noktalar) gerilemesine ilişkin astral gerçekliğin İ.Ö. 128 yılında Hipparkus tarafından keşfedilmesi üzerine biçimlenen Mitraizm dininin temel dayanaklarını oluşturan kültün en az 6 bin yıllık geçmişe sahip Toros imgesinden nasıl esinlendiği hemen anlaşılır...
Mitras, eski bir Pers tanrısı olan “Mitra”nın Latince ve Yunanca biçimi; bölgemizde, öncelikle Tarsus ve elbette Anavarza özelinde Çukurova'da doğdu, sonra Doğu Akdeniz'e, zamanla Akdeniz'in her yerine yayılan bir din olarak insanları oldukça etkiledi... Soyut Tanrı, tek Tanrı kavramının oluşumunda çok etkili oldu...
Mitras, bazı yazıtlarda “fethedilemez güneş” diye nitelendirilir. Güneşi “Tanrıları doğuran, bütün varlıkların babası” diye tanımlayan Sofokles'in düşüncelerindeki hareket noktası burasıdır...
Bu tür astral arayışların da etkisiyle bir felsefi disiplin olarak Mitraizm Stoa'dan, Stoa da Mitraizm'den etkilendi... Mitraizm ise bir tür astral din ya da yıldız tapkısının varlığını kabul anlamında “astrolojiye bağlılık, uzun astrolojik devirler ve dünya dönemleri”, “-Büyük Yıl- tezi”, “doğa güçlerinin kişileştirilerek temsil edildiği alegorik açıklamalar” gibi Stoacılığın üç temel dayanığının oluşumunda etkili oldu.
Mitraizm'de, galaksimizin bir parçası olduğu Samanyolu (Sütyolu), Stoacılığın etkisiyle “yaratılış yolundaki ruhların yolu” diye tanımlandı… “Ruhların beslendikleri sütle dolu” olduğuna inanıldığı için Samanyolu'na da “Yaratılış’ın Tanrısı”denildi.
Bu kez bundan etkilenen Stoacılar, doğa güçlerini mitoloji kahramanları olarak kişileştirdiler. Zamanla ekinoksların gerilemesini belirleyerek uzay hareketini yöneten bir  tanrı varlığını öne süren tez geliştirdiler. İnsanlığı soyut Tanrı, Tek Tanrı kavramına götüren bu gelişmeler sonucu Stoacılar, ay, yıl, mevsimlerle yıldızlara da kutsal anlam yüklediler. Uzayı ve yıldızları kutsal birer varlık gibi gördüler; gitgide uzayı tümden bir tanrı gibi algıladılar... Böylece, yıldızlar da bir tanrı gibi göründü, dolayısıyla dünya da... En büyük  tanrı ise Cennet’te oturan ‘akıl’dı... İki bin yıl sonra Nietzche “Tanrı'yı öldürdü”, ama akıl hâlâ cennetinde oturuyor...
Mitraizm, günümüze bir ikon olan boğa öldürme sahnesiyle (Tauroktoni) geldi. Artık ölü bir kült olarak kabul edilmesi gerekirken astral din kökenli düşünce sahiplerince ortaya sürülen günümüzdeki kıyamet senaryolarını etkilemeyi başararak tuhaf biçimde güncelleşti...
2012 yılında kıyametin kopacağını savlayan kimi şarlatanlar senaryolarını ekinoks noktalarının zodyak üzerinde gerileyerek çok yavaş bir hızla devinmesini, her 2160 yılda bir burcu geçerek zodyakları 12 kez 2160, yani 25.920 yılda tamamladığına inanan Mitraizme dayandırıyorlar.
Mitraizme göre ilkbahar ekinoksu bugün Balık takımyıldızında ise birkaç yüz yıl sonra Kova'da olacak demekti. Yunan-Roma döneminde ilkbahar ekinoksu Koç, sonbahar ekinoksu ise Terazi’deydi.  İ.Ö. 4. bin ile 2. bin arasındaki Tauroktoni’de onların yerini Boğa ve Akrep alıyordu.
Tauroktoni,  gök ekvatorunu göstermesine karşın ekinokslar Koç ve Terazi’deyken değil, Boğa ve Akrep’teyken meydana geliyordu...
Tauroktoni sembolizması ilkbahar ekinoksunun tamamen Boğa’da  olmasına dayandırılıyor, dolayısıyla bahar ekinoksunun Boğa burcundan çıkışını anlatıyordu… Böylece, Boğa en son değişen burç olduğu için söz konusu külte damgasını vuruyordu.
Ne var ki, Boğa sembolizması, Mitraizm'den birkaç bin yıl öncesinde de Anadolu halkları tarafından biliniyordu... Kizzuwatnalılar (Çukurovalılar)'ın yanı sıra Tarsus sikkelerinde kentin sembolü olarak kullanılıyordu. Hititler'de ise aşılmaz Toros dağlarını açarak krala ve askerlerine yol gösteren ilahi/kozmik bir güç gibi görünüyordu Boğa.
Uluslararası Çukurova Sanat Günleri'nin her yıl ilkbaharda düzenlenmesinin birden çok gerekçesi var... En önemli gerekçesi ise bu külte gönderme yapması... Etkinliğin, bir anlamda ilkbahar ekinoksunun Tauroktonik dönüşümüne denk düşmesi en güçlü esin kaynağımız oldu...
Stoacıların öncelediği “akıl” ile büyük dönüştürücü güç Tauroktoni birlikte değerlendirilince, “Çukurova Ödülü”nün plaketi Çukurova'nın işte bu öz kültür varlığından yola çıkılarak hazırlandı. Yapılan birkaç küçük değişiklik ve soyutlamanın yanı sıra evrenin astrolojik dönüşümünü sağlayan “boğayı öldüren kılıç” yerine “kalem” tasarlanarak dünyamızın gelişimine sanatın bölgemizden katkısı vurgulanmak istendi.
    
Adonis Çiçeği

Daha önceki etkinliğimize emeğini ve yüreğini koyanların katkılarıyla anonim bir ürüne dönüşen Adonis Çiçeği sembolü bu yıl da yenilendi, bu üçüncü Adonis Çiçeği'miz...
Geçen yıl da belirttiğimiz gibi türlü çağrışımlar yaratan bir imge olagelen Adonis Çiçeği sembolü biçimlendikçe biçimlendi, boyutlandıkça boyutlandı, ta başından beri etkinliğin genel sembolü olmakla kalmadı, sanatçısının elinde grafik çizimine, yontucusunun elinde andaçlık plakete dönüştü...
Adonis Çiçeği tasarımı başlangıçta bir gün Türkiye'nin, hatta Doğu Akdeniz'in ilk bölgesel kültür-sanat etkinliğinde kullanmak ereğiyle gündeme alınmıştı, ama Ortadoğu çapında, Atlas okyanusundan Orta Asya'ya dek büyük bir bölgeye hitabeden bir etkinliğin sembolü olabileceği kimsenin aklına gelmemişti, doğrusu...
Etkinliğimiz bu yıl iki ülkede eş zamanda on merkezde gerçekleştirilecek... Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu'daki merkezlerin çoğalacağına, böylece Uluslararası Çukurova Sanat Günleri'nin dünyada eşi benzeri olmayan bölgesel bir etkinliğe dönüşeceğine inanıyoruz...
Bizim için önemli olan gelinen bu noktaydı; verilmek istenen mesajın anlaşılmasıydı; kardeşlik, sevgi ve barış içinde, siyasal sınırların aşılarak Adonis kültü şemsiyesi altında insanların bir araya gelmesiydi...
Gelgiler, geldik...başardık...
Adonis söylencesi ne de olsa bölgenin en önemli toprak ve bereket öyküsü...  Işıklar içinde yatan Sevgili Adnan Yücel'in vurguladığı gibi Adonis mitinin Kybele-Attis mitinden en önemli farkı estetiğe vurgu yapmasıydı; doğadaki canlanmanın insanların karnını doyurmasıyla değil, göz ve gönül zevklerini doyurmasıyla ilgili olmasıydı; “buğdayla gül arasındaki farkı anlatmak” gibi bir şeydi...
Bu mitolojik vurguyu yarınlara aktarabilmek için Çukurova ve Doğu Akdenizli kadınlar yılda bir kez kutladıkları bahar bayramında Adonis'e tapınırlardı... Bu tapkı, o kadınların torunları olan Doğu Akdenizli kadınlar tarafından günümüz Akdeniz'inde de kışın son günlerinde baharı karşılamak için Adonis Çiçekleri yetiştirilerek sürdürülüyor...
Adonis kışları yer altında gizlenen, baharla birlikte yeryüzüne çıkan ve aşk cümbüşü içinde fışkırarak gelişen bitkisel canlanmayı simgeliyor...
Adonis mitinin öyküsü ilginçtir:
Adonis, tanrılar tarafından Mersin ağacına dönüştürülen Mytrha'nın oğludur. Çocuğun güzelliğine vurulan Aphrodite, onu sahiplenir ve bakıp büyütsün diye Yer Altı Tanrıçası Persephone'ye verir. Ne var ki, Persephone, daha ilk görüşünde çocuğa tutulunca onu bir daha geri vermeye yanaşmaz...
Bu nedenle iki tanrıça arasında kavga çıkar... Sonunda olaydan haberdar olan Zeus, iki tanrıçanın kavgasına yargıçlık eder... Mahkeme sonunda Adonis'in yılın dört ayını Persephone'nin, dört ayını da Aphrodite'nin yanında geçirmesi, geri kalan zamanda ise dilediği gibi yaşayabileceği yolunda bir karar verir.
Çapkın Adonis, tercihini yapar ve sekiz ay güzel Aphrodite'nin yanında kalmayı yeğler.
Bu kez de öbür tanrıçların kıskançlığı tutar... Aphrodite'nin yakışıklı Adonis'e aşkını kıskanan tanrıçalar Persephone'nin de kışkırtmasıyla Artemis'e başvururlar...
Tanrıçaları kıramayan Artemis, Adonis'in üzerine bir yaban domuzu salar... Genç Adonis domuz karşısında çaresizdir... Domuzun ustura keskinliğindeki dişleriyle kasığından yaralanır ve kısa sürede kan kaybından ölür... Ama ölürken bile tanrıçaları kıskandıran yakışıklılığını, güzelliğini çevreye/doğaya saçar... Adeta toprağı sulayan kanından Çukurova ve Toroslar'da gelincik diye bilinen, kimi yerlerde ise Manisa lalesi denilen bahar çiçekleri filizlenir...
O sıra, sevgilisinin yaralandığını görünce yardımına koşan Aphrodite'nin ayağına da bir diken batar... Dikenin battığı yerden akan bir damla kan beyaz gülü o gün kırmızıya boyar... O günden itibaren aşkın sembolü olur kırmızı gül...
İşte, bu öyküden etkilenen Akdenizli (Çukurovalı, Doğu Akdenizli, Lübnanlı, Suriyeli) kadınlar yılda bir kez kutladıkları bahar bayramında saksılara, sepetlere ektikleri tohumları sıcak sularla sularlar... Sıcak suyu görünce kısa sürede filizlenen çiçekler hızla büyür, ama aynı hızla da ölürler...
Bu durum, Adonis'in genç yaşta ölümünü simgelemektedir...
Akdenizli kadınlar, “Adonis Bahçesi” adını verdikleri bu çiçeklerin bulunduğu saksı ve sepetlerin karşısında yas tutarak “O ton Adonin (Vah Adonis)” çığlıkları atarak dövünürler. ÇETİN YİĞENOĞLU